Roma Şehir Rehberi

Social Navigation

İtalyan Kültürü ve Roma’da Yaşamak Bölüm-III

Genel

Heybetli Toros Dağları’nın toprak ve çam ağaçlarıyla dolu olmasına
rağmen neden mavi renk göründüğünü hiçbir zaman anlayamamışımdır. Dağ
dediğin toprak, kaya ve bitkiden ibarettir. Neden kış aylarında
özellikle de yağmurlu havalarda, koyu ve buzlu mavi renkte görülüyor
bir türlü anlayamıyorum gerçekten. Ama Antalya’nın o meşhur güneşi
olduğu zamanlarda ise sadece yeşil renkte göründüğünü de eklemek
isterim. Evet, artık doğum yerim Antalya’ya döndüm. Arkadaşımın
ofisinde onun sağ kolu olarak çalışmaya başlamıştım. Başlarda yeni
çocuk sahibi olmuş ebeveynler gibi ofisi yeniden oluşturmak, büyütmek,
kısacası müvekkil kitlesine uygun bir kurumsal hukuk bürosuna
dönüştürmek için gece yarılarına kadar çalışıyorduk. Zaten yapacak
başka neyim vardı ki? Başlarda ailem ile yaşıyordum, bu süreç her iki
taraf için zor olsa da malum kan bağı nedeniyle hemen alıştık. “Geç
oldu kızım, yarın iş var bak, bırak artık elindekini de uyu hemen”
veya “incecik giyinmişsin yine, kapat şu önünü, kalın montunu giysene
kızım” ya da “senin için yaptım annem, ne yedin ki dışarıda haber
verseydin keşke, vallahi sen seviyorsun diye yapmıştım, tüh” ler gibi
her evde olmazsa olmaz müdahalelerle günler birbirini kovalıyordu.
Açıkçası durum hiç de korktuğum gibi değildi. İşyerinde de keyfim
tıkırındaydı. İşin doğrusu, her geçen gün yerinde bir karar verdiğimi
benimsemeye başlamıştım.  Gel zaman git zaman artık evimi ayrıma vakti
gelmişti. Ofis ile işyeri doğu-batı yönündeydi. Yani Antalya’da işe
gitmek tam elli dakikamı alıyordu. Akıl işi değildi, her gün yaklaşık
iki saati yolda geçirdikten sonra İstanbul’dan ne farkı kalıyorduki?
Bu nedenle işyerine yakın, hatta mümkünse yürüyerek gidip gelme
mesafesinde ve tabi ki kaloriferli bir ev bulmam gerektiğine karar
vermiştim. Maalesef Antalya’da kalorifer işi biraz sıkıntılıydı.
Nevarki şansıma ilk defa şehre doğalgaz bağlanmaya başlamıştı.
Bizimkiler ilk yaptıranlardan olmuştu çok şükür. Zira Antalya’da
ısınma kültürü klima üzerine kuruluydu. Klimasız ev –benimki hariç-
Antalya’da yoktur. Şansım yaver gitmişti ve tam da hayalimdeki gibi
bir ev bulmuştum. Ofise yürüyerek yedi dakika, denize yürüyerek beş
dakikaydı. Üstelik havuzlu ve kaloriferliydi..

Hayatım boyunca içim burkularak hatırlayacağım bir olay yaşamıştım.
Yeni evime taşınırken bir facia olmuştu. İstanbul’daki evimi
kapattıktan sonra eşyalarımı ailemin evinin altındaki depoya
kaldırmıştık. Yaklaşık dokuz ay sonra, ilk defa, taşınırken depoya
indiğimizde bileklerimize kadar su olduğunu fark etmiştik. Nereden,
nasıl ve ne zaman su bastığını anlayamadık. Ama benim yaşadığım yıkım
tam anlamıyla depresyondu. Sanki eşyalar benim sermayem gibiymiş. En
önemlisi de tüm hatıralarımla birlikte birikimim de küflenmiş ve çöp
olmuştu. Bunca yıl çalışıp kendi emeğimle yarattığım evim (!) koskaca
bir çöptü. Koltuklarım, bazı kıyafetlerim, yatağım, dolaplarım… Yerle
temas eden her şey küf yapan bakterilerle dolmuştu artık. Herhalde
bütün gün kesintisiz ağlamışımdır. O an için yapabileceğim tek şey
ağlamaktı.  Sağolsun ailem, o gün ve sonrasında bana çok destek oldu.
Tüm eşyalar tek tek ayıklandı ve elde kalanlar ise yeni evime taşındı.
Ne yatacak bir yatağım ne de dolabım vardı. İlk iş ailemle birlikte
eşyaları tamamlamak oldu. Kısa sürede yeni evime ve yeni eşyalarımla
sıfırdan başlamış olduğum basit hayatıma adapte olmuştum, yine ve
yeniden..

Antalya’da yaşadığım bu süreçte, görüştüğüm toplam üç kişi vardı.
Birisi üniversiteden arkadaşım, eşinden boşanmış ve kızıyla yaşayan
dünya tatlısı, altın kalpli arkadaşım, diğeri ise hayatımda gördüğüm
en keyif insanı olan Emrah ve diğeri ise, yine eşinden ayrılmış ve kız
çocuğu olan temiz kalpli ama geçmişiyle savaşı devam eden
meslektaşımdı. Bu üç kişi ile toplam bir buçuk yılımı, acısıyla
tatlısıyla paylaşmıştık. Benim için kalbimde yerleri ayrıdır çünkü üçü
de beni ben olarak kabul etmiş ve hayalim olan Roma’da yaşama arzuma
hep destek olmuşlardır.

İş, ev ve arada görüştüğüm arkadaşlarım haricinde bana yalnız vakit
geçirebileceğim harika zaman kalıyordu. Sürekli araştırıp, okuyor ve
hayal kuruyordum. Bu arada tabiî ki geldiğim aylarda ilk işim Roma’ya
tatile gitmek olmuştu. İş arkadaşım ve onun kız arkadaşıyla Roma’da
herke ayrı Hotellerde olmak üzere toplam üç gece kalmıştık. Yine her
zamanki gibi Romalı sevgilimle görüşmüştüm. Bu sefer daha da bir
bağlandığımı ama ne yaparsam yapayım bir değişikliğin de olmayacağını
hissetmiştim maalesef. Zira döndüğümde yine aynı özlem ve belirsizlik
beni bekliyor olacaktı. Bunu bile bile hala onunla olmak isteğim bir
türlü geçmiyordu. Ama 0’nun bana hissettirdikleriyle hayalime daha
sıkı sarılıyordum. Planım artık belliydi. Antalya’da olabildiğince
para kazanmak ve en az altı ay hiç çalışmadan bir dil okuluna giderek
Roma’da yaşamaktı. Ondan sonrası oradaki becerime kalacaktı. Az da
olsa, hiç olmamasından iyiydi.

Gel zaman git zaman, hatta tam da darbenin olduğu yaz, İngilizce
dilimi hukuk İngilizcesi alanında geliştirmek için Malta’ya gitmeye
karar vermiştim. Aslında bu fikrin yüzde ellisi hukuk İngilizcesi idi.
Geriye kalan yüzde ellilik kısımdaki amacım ise, bir Avrupa ülkesinde
tek başıma yaşayıp yaşayamayacağımı görmek idi. Toplam dört hafta,
Malta barosunda kayıtlı bir avukat kadından hukuk İngilizcesi dersi
almak için yola çıktım. Düşük sezon olan ve aynı zamanda kurban
bayramına denk gelen Eylül başında da Malta’ya gittim. Aslında orada
geçirdiğim kısa süre, ayrı bir hikaye konusu. Kısacası, her şey
muhteşemdi. Gerçi ilk dört gün ne bir kadın ne bir erkekle tanışıp
İngilizce konuşamamıştım. Sadece Hotel sahibi Maria muhteşem insan,
benimle konuşuyor ve sürekli bana bir arkadaş bulmaya çalışıyordu.
Dünya’da hala böyle sevgi dolu harika insanların olduğunu görmek beni
aşırı mutlu etmişti. Her sabah altıda Hotel’e gelip benim için
kahvaltı hazırlıyordu ve daha da özel ve güzeli ise, her sabah çok
güzel notlar bırakıyordu. Sırf tekrar onları görmek için Malta’ya
gitmeyi ve eşimi tanıştırmayı çok istiyorum. Bir de Türkler misafir
perverdir, Avrupalı gibi soğuk olma vari cümleler söyleriz. Bana göre
tüm bu söylem ve düşünceler tamamen hurafeden ibaret.

Malta’da kaldığım sürede şunu anladım ki, aslında ben zaten Avrupa
kültürüne uygunmuşum.  İstanbul’da yaşadığım o tükenmişlik sendromunun
belki de aidiyetsizlikten kaynaklandığını düşünüyorum. Açıkçası;
kendimi, kendi ülkeme yabancı, her nerede yaşarsam yaşayayım, bir
türlü Türkiye’ye ait hissedemediğimi de yine Malta’da anladım.
Malta’daki eğitimim bittikten sonra İstanbul’daki bir arkadaşımla
Roma’da üç günlük tatil yapmaya karar verdik. Büyük fedakarlık yaparak
ona kız kıza olacağımıza dair söz vermiştim. O, İstanbul’dan ben
Malta’dan Roma’ya gidecek ve Roma havalimanında buluşacaktık.
Malta-Roma tek gidiş uçak bileti her şey dahil, 12-Euro idi. Ayrıca,
hepi topu kırkbeş dakikalık mesafe varmış. Bu durum beni hayalime bir
adım daha yaklaştırmıştı. Roma olmasa bile Malta’da yaşamak benim için
yeterli olabilirdi. Roma’yı özlediğim zaman hop iki kuruşa git gör,
gez ve dön.. Harika bir olasılıktı. Orda kaldığım sürece iş
imkanlarını araştırmıştım ve Antalya’ya bir fikir ile geri dönmüştüm.
İşyeri sahibi, ortak avukat arkadaşım ile bu fikri paylaştım. Ben aynı
maaşla Malta’da yaşayıp işleri online yürütürken bir taraftan da
Malta’da yatırım yaparak EU vatandaşlığı sahibi olabilmek üzerinden
Türk vatandaşlarına şirket kurmak ve vatandaşlık işlemlerini takip
etmeyi planlamıştım. İlk başta ortak kabul eder gibi olsa da sonra
vazgeçmişti. Halbuki ben bu projeye gerçekten de inanıyordum. Asla pes
etmeksizin Roma’ya giden her yol mübahtır felsefesiyle, kendimi Malta
iş ilanlarına bakarken bulmuştum. Hayal sahibi olunca yapılan kısa
vadeli planların hayale ulaşmakta ne kadar farklılaştığını ve
denildiği gibi, insanların yaptığı planlara Allah’ın çok güldüğüne
inanır olmuştum. Roma hedef, Malta amaç olmuştu artık.

Çalışırken yine sıkıldığım ve bunaldığım zamanlarda internete girip
Roma fotoğraflarına bakıyordum. Okuduğum bir kitapta bilinçaltının
şakası olmadığını, söylenen her şeyi ciddiye aldığı yazıyordu.
Bilinçaltını kandırmak aslında çok kolaymış. Elinizde sahip
olduklarınızın listesini yapıp araya hayallerinizi, isteklerinizi
sanki sahipmişsiniz gibi şimdiki zaman diliminde (-yor) yazdığınız
zaman bilinçaltı onları da gerçekmiş gibi kabul ediyormuş. Benden
kaçar mı, tabiî ki hemen listemi hazırladım. Çok güzel işim var,
arabam var, evim var, telefonum var, çantam var, sağlıklıyım, hop
Roma’da çok mutlu, hayalimdeki gibi refah içerisinde, aşk ve sevgi
dolu evliliğim var.. Var da var..Liste beni çok eğlendirmişti. Her
gece yatmadan önce ve her sabah gözümü açar açmaz listemi okuyordum.
Çünkü bilinçaltı uyumadan 3 dakika önce ve sabah uyandığınız zaman ilk
3 dakika açık oluyormuş. Bir diğer bilinçaltı kandırma yöntemlerinden
olan imajlama yönetimi ile de kandırmacaya devam ediyordum. Yatağımın
tam karşısındaki duvara, internetten çıktısını aldığım Roma
resimlerini de asmıştım. Ayrıca, bir de arkadan çekilmiş bir gelin ve
damat resmi de yer alıyordu, tabiî ki Roma’daki bir düğünden. Madem
bir yola çıkmıştım her şey tam olmalıydı. Neredeyse o evde yaşadığım
bir sene boyunca her gün bu ritueli yapıyordum. Ne kaybedecektim ki?

Arkadaşım Emrah, Ağustos ayının ilk haftasındaki Cuma akşamüstü
civarında beni aradı ve “hadi hazırlan yarın sabah Kaş’a gel ve seni
tekneyle oradan alalım. Ben şimdi teknedeyim, sen sabah yedi
minibusuyle Kaş’a gel” dedi ve hiç istememe rağmen “tamam” dedirtti.
Gitmeyip ne yapacaktım ki? Hazırlandım ve sabah körü Kaş minibusüne
bindim. Dura kalka, midem altüst ola ola nihayet Kaş’a ulaştım. Beni
merkezde bir cafede bekliyorlardı. Emrah her zamanki gibi gülen
yüzüyle beni karşıladı ve tekne misafirleriyle tanıştırdı. O da ne,
herkes yabancıydı. Hemen hemen herkes, İtalyan bir çift hariç,
Avusturalyalı ve çiftti. Emrah zaten herkesin gönlünü çelmişti. Bana
da isimleri öğrenmek ve eğlenceye dahil olmak kalmıştı. İşte bu iki
gecelik tekne turu da tıpkı Roma’daki kısa tatilim gibi bir milad
olmuştu. Çünkü teknedeki o tatlı İtalyan çift de beni İtalya için
motive etmişti, çat pat İtalyanca konuşmama rağmen. Hiçbir beklentim
olmaksızın o tekne gezisinde, çok muhteşem iki gün geçirmiştim.
Döndüğümde ise yine kafamda bir Roma tatil planı hazırlamıştım, eylül
sonu tekne de tanıştığım tek bekar Avusturalyalı Caroline ile
gidecektik. Ayrıca yine Ece’yi çağırdım, benim olmazsa olmaz tatil
arkadaşım Ece, her zaman her daim.. İlk bileti alan ben olmuştum.
Bizim kızlar bir türlü bilet almıyorlardı. Sonunda Ece’ye biletin
görüntüsünü gönderip zorla aldırmayı başarmıştım ama Caroline
vazgeçmişti. Ve işte yine ‘her yol Roma’ya çıkar’ gerçek olmuştu.

Roma’nın en sevdiğim zamanlarından olan Eylül ayında Ece ve ben,
sokaklarda kikir kikir geziyorduk. Ece, prosecco içmek için
oturduğumuz Bar’da uluslararası organizasyon olan internations
etkinliklerine bakıyordu. Müzik eşliğinde birkaç kadeh içip yeni
insanlarla tanışabileceğimiz bir ortama ihtiyacımız vardı. Zira Roma
artık bildiğimiz İstanbul sokaklarına dönmüştü. Ece, kafaya koyduğunu
yapan birisi olarak bu işi de başarmıştı. Üstümüzü, giydik
makyajlarımızı yaptık, birbirimize “olmuş mu?” diye sorduk ve google
map ile yola koyulduk. Termini yakınındaki büyük bir Hotel’in
çatısında organizasyon vardı. Hava kararmakla kararmak arasında henüz
karar verememişken biz Hotel’e gelmiştik bile. Renk renk, her çeşit
güleryüzlü ve sıcak insanlarla doluydu.  Hemen karşımızdaki açık
büfeye gidip kendimize atıştırmalık bir şeyler aldık. Malum ortama
uyum sağlamak için önce kendimizi rahat hissetmemiz lazımdı. Ben
şarapları da aldıktan sonra “saluteee!” diye kadehlerimizi
tokuşturarak güzel İtalyan şaraplarımızdan yudumlamaya başladık. Önce
sanırım organizasyonu düzenleyen kişi geldi. İngilizmiş ve Roma’da
yaşıyormuş. Bizimle biraz sohbet ettikten sonra gitti. Biz
elimizdekileri yemeye başlayıp gözlerimizle de kendimize bir yer
edinmeye çalışıyorduk. Her yer insan doluydu, sonunda ben bir standta
boşluk buldum ve o tarafa doğru yöneldik. Oh sonunda elimizdeki
plastik tabaklardan kurtulmuştuk, yine bir zafer tokuşturması
yaparken, birden “Ciao!” denildiğini duyduk ve İkimizde gülerek
kafamızı çevirdik. Biri baya esmer diğeri ise kumral mavi gözlü iki
hoş erkek gelmişti. Esmer olan Mısırlı, boncuk gözlü ise Romalıydı.
Kim derdi ki, boncuk gözlünün bana dönüp “benvenuta a Roma!” (Roma’ya
hoşgeldin) derken, aslında Roma biletimin onda olduğunu…

Tuğba Rossi
06/2020 – Roma