Roma Şehir Rehberi

Social Navigation

‘İtalyan Kültürü ve Roma’da Yaşamak “Bölüm-II”

Genel

Kısa Roma tatilinin sona ermesiyle hani hepimize olur ya; çok güzel bir rüya görüp de en güzel yerinde gülümseyerek uyanır ve tekrar rüyaya kaldığımız yerden devam edebilme ümidiyle, yeniden uyumaya çalışırız ya, işte tam da öyle bir ruh hali içerisindeydim. Bir yandan yeniden doğmuş hissi içerisinde olduğumdan dolayı şükrediyor bir yandan da burada ne işim var diyerek kendime çıkış yolu bulmaya çalışıyordum. Artık her şeyimde çelişkiler vardı. Para kazanmak için çalışmam lazımdı ama işyerinde huzurum yoktu. İstanbul’u seviyordum ama artık yaşamak istemiyordum. Roma’da yaşamak istiyordum ama nasıl olacağına dair en ufak fikrim yoktu. Gibi gibi…Kendimi iyiden iyiye sıkışmış hissetmeye başlamıştım. Ama tüm bu ikilemler arasında, bir zaman sonra kafamda bir çıkış yolu yaratmayı başarmıştım. Ben Roma’da yaşayacaktım ve bunun için neler yapmam gerektiğine odaklanmalıydım. Bu fikir benim sıkıştığım zamanlarda bir nevi kurtarıcım olmuştu. Kendimi günlük koşturmaca içerisinde çok isteksiz hissettiğim veya çalışmak zorunda olmama rağmen çalışmak istemediğim zamanlarda, hemen Google’a girip ‘Roma’ yazıyordum ve karşıma çıkan tüm görüntüleri gözlerinden kalp çıkan emojiler gibi tek tek inceliyordum. Kim bilir belki beş dakika belki de yarım saat öylece internette geziniyordum. Bir telefon sesi veya mailin gelmesiyle irkilerek anında gerçek dünyama rahatça uyum sağlayabiliyordum. Bu çıkış yolu gerçekten de çok işe yaramaya başlamıştı. Artık hayatımda bir hayalim ve amacım vardı. Bu da beni dinçleştirerek hayalim için aslında daha da önemlisi günlük hayatımı idame ettirmek için beni motive ediyordu. Tabii ki, İtalyan sevgilim de günümü güzel geçmesini sağlayan en itekleyici güçtü. Her sabah ‘buongiorno piccola’ mesajıyla güne başlayıp genellikle ‘buonanotte’ sesli kaydıyla günümü sonlandırıyordum. Hemen hemen her gün, liseli aşıklar gibi tekrar nerede ve nasıl buluşabileceğimizi planlıyorduk. Sonunda, onun işi nedeniyle Türkiye’ye gelecek olduğu netleşmişti ve artık kavuşabilecektik. Buluşma yerimiz Ankara olacağı için bu kısım beni biraz düşündürmüştü ama o kadar çok onu görmeyi istiyordum ki, hayır diyebilecek bir mecalim yoktu. 

Bir İtalyan Ekolü Vespa’nın Nefes Kesen Hikayesi

Tüm bu süreç zarfında, en başta yabancı bir ülkede yaşayabilmek için en temel zorunluluk olan dil konusunu çözmeliydim. İngilizce temelim çok iyi olmasına rağmen, liseden beri kullanmadığım için geriye günü kurtarmalık, gramer kırıntıları kalmış bir İngilizce dilimin olduğunu, İtalyan erkek arkadaşımla konuşurken, acı bir şekilde öğrenmiştim. Halbuki o zamana kadar kendimi İyi derece İngilizce biliyor sanıyordum. İş görüşmelerinde sorarlar ya; “İngilizceniz nasıl?” bu soru beni her zaman güldürmüştür. O kadar ki, “Vallahi bana göre çok iyi” demişliğim bile oldu. Test yok, sertifika soran yok, sadece beyana dayalı level belirlemece. Açıkçası yarım yamalak İngilizce dilimi geliştirmek, sıfırdan İtalyanca’ya başlamaktan daha mantıklı geliyordu. Bu durumumu fark ettikten iki gün sonra evime yakın olan İngilizce kursuna kayıt olmuştum. Tükenmişlik sendromum gittikçe tükeniyordu, artık çok hızlı düşünüp doğruluğunu değerlendirmeksizin hızlı şekilde kararlar alıyordum. Bu arada, ‘doğru’ denilen şey nedir ki? Kime göre, neye göre doğru? Sonuçta, bir dil bir insan

Buluşma öncesi, her gün birbirimize ne kadar heyecanlı olduğumuzu neler yapacağımızı ve o işi ile meşgülken nasıl görüşeceğimizin planlarını yapıyorduk. O kadar çok hayal kurmuştum ki, günler hatta saatler sanki inadıma tembelleşmişti. Sonunda, o beklenen gün gelmişti. Bir cuma akşamüstü arabayla tek başıma yollara düştüm. Meğer ne kadar da çok tek başıma uzun yolculuk yapmak istiyormuşum. O günden sonra kendimde bir şeyi fark etmiştim. Ben tam anlamıyla savaşçı bir kadınmışım. Kendimi hiç rekabetçi biri olarak görmez iken aslında tek rakibimin kendim olduğumu ve kendimden dahi sakladığım arzularımı gerçekleştirdikçe ne kadar çok kendimi sevmeye başladığımı da yine o zaman anlamış oldum. Ankara gişelerinden girerken ki heyecanım bu satırları yazarken dahi capcanlı. Hiç gelmeyecekmiş gibi görünen o ana ne kadar yaklaştığımı düşündükçe kalp atışlarım çalan müziğe eşlik ediyordu. Acaba, ilk görüşmemiz nasıl olacaktı, neler konuşacaktık, akşam nereye gitmeliydik.. Kafamdan geçen bu düşünceleri def’etmem imkansızlaşmıştı. Odama yerleştikten sonra resepsiyonu arayarak viski sipariş ettim. Buzları dahi erimeden bitirmeme rağmen sanki hiçbir rahatlatma etkisi olamamıştı. İkinciyi mi söylesem diye düşünürken, ansızın çalan telefonumla nefesimi tuttuğumu hatırlıyorum. Beni almaya odaya geleceğini söyledi ve kapattı.. ve kapım çalıyordu.

-Ciao bella!

Ve işte orada! Tam karşımda, muhteşem dişlerinin göründüğü o ihtişamlı gülümsemesiyle canlı canlıydı. Ayaküstü sohbet ettikten sonra hemen çantamı alıp Filistin sokağındaki balıkçılardan birisine gittik. Sürekli konuşup gülüyorduk. Kaldığım iki gece süresince ancak akşamları görüşerek hasret gidermiştik. Ama bir şeyler sanki tam oturmuyordu ya da eksik gibiydi. Günler sonra şunu fark etmiştim ki, beklenti hayal kırıklığı yaratıyordu. O günün gelmesini beklerken meğer ne kadar da çok anlam ve duygu yüklemişim. Halbuki gerçek hiç de o kadar yoğun duygularla dolu değildi. O günden sonra hayatımda “Zero (0) Beklenti” ideolojisini benimseyeceğime dair kendime söz vermiştim. Beklenti yoksa, hayal kırıklığı da yoktu…

İstanbul’daki rutin hayatım aynen devam ediyordu. Hafta içi işe gidiyor, haftanın üç günü işten koşturarak İngilizce kursuna gidip çıkışta genellikle birkaç arkadaşımla birlikte yemek için buluşuyorduk. Bu süreç zarfında hafta sonları bir de tenis oynamaya, dürüstçesi tenis dersleri almaya başlamıştım. Tükenmişlik sendromu ne kadar saçmaymış meğerse. Sürekli sorunlarım var deyip olumsuzlukları düşündükçe meğer girdap gibi içerisine çekiliyormuşuz. Artık yapabildiğim kadarıyla “evet şu şu sorunum var, biliyorum ama şöyle de bir çözümü var” diyerek olumsuz ruh halinden tereyağından kıl çeker gibi sıyrılıyordum. Böylesi negatif ruh haline kapıldığımı hissettiğim zamanlarda odaklandığım tek şey; “bu sorun nasıl çözülür?” oluyordu. Yalnız şöyle de bir çıkmazım vardı ki, ne yaparsam yapayım asla biriktiremiyordum. Birkaç ay tasarruf yapamaya çalıştım fakat Murphy Kanunları bir bana çalışıyormuş gibi aksine daha çok harcar hale gelmiştim. Bu sebeple; bir karar daha almıştım. Büyük denizde küçük bir balık olacağıma, küçük denizde büyük balık olmayı denemeliydim. İstanbul’u terk etme vakti gelmişti! 

Nahoş bir plan yapmıştım. 2015 Mayıs ayında, bankadan işsizlik sigortasını aldım. Altı ay süresince eksiksiz ödeme yapılması ve işyerinden iş sözleşmesinin geçersiz nedenle fesih edilmesi halinde tüm kredi kartı borcu ile kredi borcu ödeniyordu. Bence harka bir uygulama! Her ay ufak meblağlar ödemek suretiyle bir onu da kenarda tutmuştum. Diğer taraftan da çalıştığım büroda işleri aylar öncesi yavaşlatıp patronun beni kovmasını beklemiştim. Eylül ayı büroda çalışmaya başlamamın birinci yılı dolacaktı ve biraz kendisini tanıdıysam benden kurtulmak isteyecekti. Parayı kendinden daha çok seven egolu bir patronla çalışmanın olumsuzluğunu, olumluya çevirerek beklenen yemek daveti gelmişti. Bir öğlen boğazda öğle yemeğine gidelim dediğinde; işte vakit geldi dedim. Kabaca kafamdan neler konuşulacağını değerlendirerek kendimi olabildiğince mağdur hale sokmanın yollarını düşündüm. Zaten aylardır aklımda dolananları süzgeçten geçirmem gerekiyordu, hepsi bu! Yemekte tam da eksiksiz düşüncelerim konuşmalara dönüşmüştü. İşler azalıyor, maliyetim gelirle örtüşmüyor, bu şekilde devam etmesi halinde işyerinin kapatılmasına kadar gidileceği bla bla… Mağdurum ben, mağdurum esasına dayanarak çok sevdiğim kurumu kendisine güvenerek bıraktığımı, bu durumu hiç öngörmediğim için hiçbir planımın olmadığı, iş bulmamın zor olacağını bu süreçte birikmiş paramın olmadığını, işsizlik sigortamı vb. saydıkça saydım. Yazarken bile benim içim şişti, patronun o zaman ne halde olduğunu düşünemiyorum bile. Sonuç itibarıyla dört aylık maaşımı tazminat olarak alıp, işten çıkartılmak suretiyle iş aktimin feshedilmesi hususunda anlaşmıştık. Böylece en az 6 ay işisizlik maaşı alabilecektim. Güzel anlaşma olmuştu ve kendime bir tık daha attım.

Sıra, İstanbul’u terk etmeye gelmişti artık.. En sancılı süreç şimdi başlıyordu. Gerçi Antalya’ya gittiğimde işim hazırdı. Arkadaşımın eski eşi bana iş teklif etmişti ve onunla çalışacaktım. Ama Antalya’da nasıl yaşayacağım hususunu bir türlü kafamda oturtamıyordum. Bu düşünce aklıma geldiğinde ise; “Zaten İstanbul’da ne yapıyorum ki, hafta içi işe git-gel, haftasonu aynı yerlere aynı kişilerle git.. Resmen zorunlu sosyalleşme yaşıyorum. Antalya’da en azından bu zorunluluk ortadan kalkacak ve yepyeni, sıfırdan bir hayat kurma şansı elime geçecek”   diyerek kendimi motive etmeye çalışıyordum. İstanbul’daki evimi taşımaksızın, hayat bu ne olur ne olmaz diyerek, Ocak ayı itibarıyla, Antalya’ya tek gidiş uçak bileti ile yola çıktım… Kim derdi ki o Antalya biletinin bir buçuk sene sonra meğer aslında tek gidişlik Roma bileti olacağını…

Bölüm III:
https://www.romabileti.com/italyan-kulturu-ve-romada-yasamak-bolum-iii/

Tuğba Rossi

Roma’da Başlayan ve Dünyaya Yayılan Sevgililer Günü’nün Hikayesi

Merhaba ben Tuğba Rossi. Roma’da yaşıyorum.
İtalya, Roma’da yaşadığım deneyimleri paylaşıyorum.
Roma Bileti Videolarını İzlemek için buradan abone olabilirsiniz.

İletişim: tugbarossi@gmail.com